O zamana kadar; varoluşumun hakikati öykülerin ahenginde salınırken, şahsım sadece böyle tepeden konuşacak.
p.s: Tezimsiyi yazmadım hala.
p.s 2: Stereogun’da One Step İnside vardı, iki bira çaktım, bitmeden çıktım eve geldim, üstüne Chivas 18 içip bitter çikolata yiyor ve sigara içiyorum yazarken. Arkada da Delphic kopuyor. Nasıl kafalar, nasıl kafalar…
Bas bakalım dönsün…
…
Callisto ve Sisyphus’un birbirlerinin vücutlarında dokundukları ve hakikati paylaştıkları o andan sonra,
artık ne Sisyphus’un ne de Callisto’nun bedenlerinde rakseden nöronların ışımalarını görüyordum.
Buna gerek yoktu belki de;
hakikatin aşikarlığı, bu denli bir doğrudanlığı hazmedemeyecek kadar kibirsiz ve sadeydi belki de…
Artık Sisyphus’un gerçekliğinin yanında,
Callisto’nun gerçekliğini de izleyebiliyordum.
Fakat Callisto’yu algılayışımda bir farklılık vardı.
Gerçekliklerin çarpıştığı düzlemde, Sisiyphus’un x=1 doğrusu çizen hakikatinin, Callisto’nun Cos(x); ∞<x<∞eğrisiyle nerelerde kesiştiğini tam olarak tespit edemiyordum.
Kadın olmasından kaynaklanıyordu herhalde…
Mahremiyetin ürkek ama katı kararlılığından sıyrılmayı başardığım anda,
zamanın akışı hızlandı birden.
Sayfalarını açtıkça üç boyutlu olmaya yeltenen çocuk kitapları gibi, sayfalar döndükçe canlanıyordu Sisyphus’un hakikati.
Aşikarlığın tokadının yüzüme ne kadar sert çarpacağını, darbenin benliğimi titretmesinden saniyeler önce anlayabiliyordum ancak.
Sanki bu bakışın içindeydim; Sisyphus’un biçimli ve parlak gözlerinden hızla dışarı atılıp, Callisto’nun hafif çekik ve kocaman gözlerinden girip, Callisto’nun belleğini delerek, paylaştıkları kısacık geçmişi öldürmüştü.
Sanki gözleriyle birlikte gerçekliklerinin de kesiştiği o andan itibaren, ismi “zaman” olan dördüncü boyut göreliliğini bir kenara atıp, kendini ahengin sakin ve olgun salınımına bırakmak istiyordu.
Hele bir şunu oku eğer merak ediyorsan rûya nereden çıktı diye.
Bas dönsün şarkı.
Şimdi gel karakterlerimizi tanıyalım…
Callisto: Yünan ve Roma mitolojisinden bir hanım ablamız. Kendisi Artemis’in bir perisi. Sıkça da tanrıçayla özdeşleştirilmiş biri. Zeusla yatınca Ayıya dönüştürülüp yıldızların arasına yerleştirilmiş bir zat’ı muhterem. Büyük ve küçük ayı takımyıldızları, isimlerini Callisto’dan almakta. (Ursa Minor, Ursa Major)
Callisto veya Kalliste (Καλλίστη) “en güzel” anlamına gelmekte.
Sisyphus: Yünan ve Roma mitolojisinden, kıymetli bir abimiz. Kendisi pek maharetli bir Kral. Hatta en maharetli bir Kral. Tanrıları kandırıp Tartarus’dan, Styx’den kaçacak kadar. Neyse, bu denyolukları nedeniyle cezaların en babasını vermişler kendisine.
Sisyphus’dan bir taşı oldukça dik bir yamaçtan yukarıya doğru yuvarlayarak çıkarması istenir fakat taş her ne olursa olsun geri düşecek ve Sisyphus baştan başlayacaktır. Bu döngü sonsuza kadar devam eder.
Albert Camus, Sisyphus’a ilişkin makalesinde, onu bir absürd kahramana çevirir. Sisyphus bu hiçbir netice vermeyen ve sonsuz döngü içerisinde önce kafayı yer, sonra da yaptığı şeyi anlamlandırmaya çalışır.
Camus sorar: Bu anlamlandırma, intiharı mı gerektirir? ve cevaplar: Hayır, ayaklanmayı gerektirir!
Makale şöyle biter:
“Sadece gösterilen çaba dahi insanin gönlünü doldurmasına yeter. Sisyphus’u mutlu hayal etmeliyiz.”
“Happiness is the stupidest thing to pursue in this world. It’s a consequence, a result; not a goal that can be reached. It’s a liability.”
Çaba, neticeyle taçlandırılmadığı sürece, insanın yetersizliğini gizlemek için kullandığı araçlardan biri sadece. Tatmin edilemeyen egonun önüne koyulan bir tabak avuntu.
Neyse…
Artık rûya’ya geçebiliriz.
Son birkaç haftasından farklı olarak, salondaki kanepede uyumak yerine yatağında uyumayı seçmişti.
Bi’ rahat gelmişti.
Her ne kadar bu gece doğru düzgün uyuyacağından ümitliyse de, içinde zihninin binlerce fotoğrafın akınına uğrayacağı korkusu vardı.
Hava da biraz serinlemişti. Kedilerini odasından dışarı çıkartıp kapısını kapatmış ve pencereleri açmıştı. Temiz havayla uyumaya hasret kaldığını fark etti.
Sırf temiz havanın verdiği rahatlığa değil, o pek övündüğü rahat kimliğine duyduğu özlemi hissetti.
Hafif hafif esen rüzgar, yeni yeni uzayan saçlarını okşayarak adeta onu uyutmak için şefkat gösteriyordu.
Bilgisayarından da www.rainymood.com sitesini açmıştı. Yağmur sesi huzur veriyordu.
Yağmurun çirkin detayları törpüleyip, güzel olanlarını cilalamak konusundaki ustalığının; hisleri için de geçerli olabileceğini düşünüyordu.
Yağmuru da özlediğini farketti.
Özellikle de yağmurda yürümeyi.
Sonra da tüm bu özlemlerinin onu tek bir hayale telkin ettiğini anladı: huzur.
Huzuru kendisinin değil, bir başkasının sağlayabileceğini ummuş olmanın ahmaklığı; tüm ağırlığıyla göğsünün üzerine çökmüştü. Hayalperestliği; duygularının azrailini peydahlamış; duygusal ölümün efendisi, buz gibi parmaklarını boğazına dolayarak ümüğünü sıkmıştı.
Huzur, hislerinin ölmesinde miydi?
Görmeyi umduğu rûyanın, ümüğündeki bu kanseri söküp atacağını düşlüyordu.
Sağına dönmüş, yatıyordu. Çünkü telefonunu her zaman yastığın sağına koyardı, priz o tarafta olduğu için. Telefonu eline aldı. Gelen giden yoktu. Ne bir mesaj, ne bir cevapsız arama, ne bir facebook notification’u, ne bir twitter mentionu, ne bir formspring sorusu, ne bir mail, ne bir whatsapp mesajı…
Bu durum ona huzur vermişti o gece için.
O gece zihninde de tek başına uyumak istiyordu.
Artık soluna dönebilirdi, hiçbir zaman sağına dönükken uyuyamamıştı çünkü.
Gözlerini yumdu.
Bir sanat galerisinin önünde duran genç bir adam görüyorum. İzometrik bir görüntü var karşımda. Adeta bilgisayar oyunu oynar gibi. Ya da tanrı gibi.
Tanrı olmak fikri daha cazip gerçekten. Posedion gibi görünüyor olsam gerek.
Poseidon nasıl görünüyorsa artık.
Gözlerimi kapatsam ve her şeyin yok olmasını istesem, her şey yok olur mu?
Olmadı.
Demek ki tanrı değilim, en azından bildiğimiz anlamda bir tanrı değilim.
Tanrı olup olmadığım konusunda çeşitli düşüncelere dalmışken, Poseidon mu olsam yoksa Zeus mu daha şık diye düşünüp uzaklara bakmak istedim ama izometrik gördüğüm için uzak diye bir şeyin olmadığını fark ettim. En fazla, önümdeki görüntüye bakabiliyorum.
Önümdeki görüntünün odağında şu oğlan var.
Gözlem yetimin bana içinde bulunduğum gerçekliği sunduğunu, idrak yetimin fevkalade nazik bir biçimde zihnime, gördüğüm şeyin bir tecrübe olmakla birlikte, bir başkasının hakikati olduğunu fısıldamasıyla anladım.
Şu galerinin kapısında duran genç adamın hakikati.
Farkındalığımın zirve yaptığı o anda, gencin tüm hatıralarına, tüm bilgilerine, tüm hislerine vâkıf olduğumu fark ettim. Genç adamın 4 boyutta gerçekleştirdiği varlığının tüm detaylarına hakimdim. Fakat “sanki oymuş gibi” değil; tam aksine, sanki çardak kuşlarının yuva yapışlarını anlatan David Attenborough gibi hakimdim.
Tarafsız.
Uzaktan.
Acaba bu güç, diğer insanlar için de geçerli miydi?
İlginçtir, görüntüde yer alan diğer insanların hiçbirinin yüzü yoktu, malum genç hariç.
Belki de tanrı böyle bir şeydi.
Gencin önünde durduğu yüksek ve demirden kapının ardına baktığımda, içeride bir resim sergisi olduğunu seçiyordum.
Etrafa baktım. Mor, kırmızı, siyah, pembe renkli pleksiglas kaplamalarla dekore edilmiş, siyah rengin ağır bastığı bir mekandı. Kullanım alanı “U” biçimindeydi. Girişin hemen sağında uzunca bir bar vardı. Barın bittiği yerde, “U” ‘nun alt düzlüğüne ulaşılıyordu. Bu düzlüğün sonunda da sergilerde misafirlere eşlik eden batı klasik müziğinin icracıları için ufak bir sahne yapılmıştı.
Sahnede Jacques Loussier Trio çalıyordu. Baktığı esnada çalan şarkı da J.S. Bach Prelude No. 1 in C Major BWV 846 idi.
Genç adam galerinin kapısında dikilmiş, duruyordu hala.
Uzağı görmek ister gibi gözlerimi sıkarak baktım gence. Zira bir bakışta o anki hislerini anlayamadığıma göre biraz derinlere inmek gerekiyordu.
Gencin benliğinin derinliklerine doğru ilerledikçe, anlayacak bir hisin olmadığını fark ettim. İçinde hiçbir his yoktu. Algısı, duyu organlarından gelen verilerin idrak edilmesiyle sınırlıydı. Gireceği yere ve göreceği şeylere ilişkin hiçbir önyargısı, beklentisi veya heyecanı yoktu. Etrafında olup bitenlere tamamen kayıtsızdı. Mahkeme kâtibi gibi, yalnızca gözlemliyor, dinliyor ve kaydediyordu.
Gencin galeriye girmesiyle birlikte, dikkatini çeken ilk şeyin müzik olduğunu; gözlerinin hafifçe kısılmasıyla birlikte suratına yayılan anlayışlı gülümseden ve beyninin duymakla görevli tomporal loblarıyla duyguları üreten amigdala bölgesinin titrek başlayıp, duyduğu tanıdık seslerin verdiği güven hissiyle birlikte adeta bir metropolün uzaydan çekilmiş fotoğrafı gibi ışıl ışıl parıldamasından anladım.
Gencin başı adeta şeffaftı o anda.
Demek ki geçekten hakikati görüyordum. Katıksız, fizyolojik ve yoruma kapalı hakikati.
Gözlerimin önünde akan gerçekliğin varlığını.
Fakat ne vardı bu gençte bu kadar özel olan?
Neden sadece o?
Ben bu sorulara cevap ararken, gencin girişin sağındaki bara yönelip barmenden bir Long Island Iced Tea hazırlamasını rica etmesiyle birlikte; merakım bu soruların cevaplanma sürecinin neresinde sıkılacağımdan, gencin içkiye vereceği tepkiye kaydı.
15 ml Votka, 15 ml Tekila, 15 ml Rom, 15 ml Triple Sec (Cointreau), 25 ml Limon Suyu, 30 ml Sakız Şurubu ve renk ve lezzet vermesi için azıcık Coca Cola’nın bir shaker’da karıştırılarak buz dolu bir bardağa dökülmesi ve bir dilim limon veya portakalla süslenmesi ile hazırlanan bu içkiyi eline alırken gencin yüzünde temkinli bir ifade vardı. Beynini sarmalayan serebral korteksinde hafif parıldamalar başlamıştı.
Ön yargı gerçekten de görülebilir miydi beyinde?
Bardağın dudaklarına deymesiyle birlikte, beyni bir ışık cümbüşüne dönmüştü. Nerenin ne kadar yandığı anlaşılmadığı için tam çözemiyordum ne hissettiğini ama o anda yüzünde dişlerinin de göründüğü kocaman bir gülümseme oluşmasıyla yetişti imdadıma vücut dili. Demek ki içki güzeldi.
Elinde içkisiyle bardan ayrılıp, sergiye katılan ressamların isimlerinin yer aldığı panoya giderken, artık bu mekanda izlediğim tek şeyin o olduğunu farkettim. Nedense kafasından ve etrafındaki bazı kadınlara baktığı zaman bacaklarının arasından çıkan ışıklar, fevkalade merak uyandırıcıydı. Bir başkasının hakikatini izlemek, çok çekici geliyordu.
Genç panoya bakarken, yanına güzelce bir kadın geldi. Duyu merkezlerinden akın akın gelen ışıltıların toplandığı hatıraların efendisi hipokampüste sinirler telaşa düşmüşlerdi. Yine bir ışık cümbüşü…
Kadın panoda parmağıyla kendisini göstererek: “Sisyphus bak!” demişti.
Demek ki adı Sisiphus’tu. Ne ilginç isim.
Sisyphus bu kadını uzun zamandır tanıyordu. Hem beynindeki ateş böceklerinin telaşesinden hem de “tanıdığın” yüzüne düşürdüğü sükunetten açıkça anlaşılıyordu.
Kadın Sisyphus’u sağ kolunun bileğinden yakalayıp çekiştirerek resimlerini göstermeye başladı tek tek. İlk birkaç resimden sonra, Sisyphus’un beynindeki ışıltıların azalmasından da belliydi ki, sıkılmaya başlamıştı.
Son resmin önüne geldiklerinde, Sisyphus resme bakıyor ama görmüyordu artık. Zira Cerebral Kortekste loş bir ortam oluşmuştu. Göz kapakları kısılmış, nefes aralıkları uzamıştı.
Tam “oh be bitti” derken son resmin yanındaki tablo gözüne çarptı. Altındaki plakada “oto portre” yazıyordu. Resme daha, çok daha dikkatli bakmak için önlenemez bir arzu duydu. Bu yüzden abuk subuk birkaç cümle kurarak yanındaki kadını başından savdı ve oto portreyi yukarıdan aşağıya taramaya başladı:
“Düz beyaz bir arka plan. Naif ve hafif sağa dönük, dik olmamakla birlikte, kambur da olmayan, doğal bir postür. Barok dönem portrelerindeki gibi sade bir kompozisyon. Çerçevede nazik bir baş boşluğu var. Ne fazla, ne az. Resmin tepesindeki havadarlık, dibindeki kesimde yapılan tercihle perçinleniyor. Göğüs kafesinin düzlüğü kompozisyonun altına hakim olacak şekilde tam koltuk altının başladığı yerde bitiyor resim. Işık soldan geliyor. Oldukça sade ve yumuşak. Odak noktasındaki güç, etrafa hafifçe azalan bir şekilde sirayet ediyor. Hiçbir yer çok karanlık değil fakat yalnızca odak noktasının çok aydınlık olması, iddialı bir kontrast yaratmış. Belli ki Rembrandt tarzı ışıklandırmayı denemiş. Kadın. 20’lerinin ilk yarısında gibi. Saçları siyah, aralarda beyazları var. Belli ki saçını boyamıyor. Saçlarında fön yok, kendince kurumaya bırakılmış, bu yüzden biraz dağınık ve kabarık. İddialı olmayan, narin bir alın. Birtakım sivilce izleri var. Fakat buralardaki fırça darbeleri ürkek. Belli ki kusurlarını kabullenemeyen biri. Fakat buna rağmen bir oto portre çizip bunu sergilemesindeki medeni cesaret takdire şayan. Çok özgün bir göz yapısı var. Hafif çekik ve kocamanlar. Kaşları doğal. Resimden nerelerinin alındığı anlaşılmıyor. Uzun kirpikleri dümdüz ve ileri bakıyor. Yukarı kıvrılacak kadar iddialı gözükmeseler de, fark edenleri etkileyecek kadar sade bir güzellikleri var. İrisleri koyu kahverengi. Işık yüzünden karanlıkta kalan sağ taraftaki neredeyse siyah gözüküyor. Bakışlarında hüzün ve suskunluk var. Çok fazla şey söylemek isteyen ama kelimeleri zihninden çekip çıkaramadığı için kendini susarak ifade etmeye çalışan insanlarınkine has bir hüzün. Tıkanmışlık… Çaresizlik… Tüm bu sadeliğe tezat oluşturan, iddialı ve oldukça düzgün bir burun. Naifliğin vücut bulduğu bu yüze aldanırsam canımın yanacağı konusunda uyarıyor beni. Geniş bir ağız. Düzgün ve dolgun dudaklar. Bakışlarındaki melankoliye tezat oluşturan kocaman bir gülümseme. Yüzünün her yerinden fışkıran sadeliğin yarattığı ilüzyon yetmezmiş gibi, tüm hisleri gizleyecek kadar güçlü bir gülümseme. Fakat dudaklarının kenarları, dikkat çekmek için yarışan parlak ve düzgün dişlerinden çok daha dürüst ve samimi olsalar gerek ki, bu hokkabazlığa katılmayı reddediyormuşçasına tepkisizler. Fakat onların yanındaki depderin gamzeler, yarattıkları girdapla gözlerimi kendilerine hapsederek, kapılmaktan kendimi alamadığım yanılsamayı derinleştiriyorlar. Hafif sivri, çıkık veya içe girintili olmayan, düzgün bir çene. Yüzünün yarattığı senfoniye ahenkle uyum sağlayarak burun ve dudaklarının kenarlarının alevlendirdiği şüphenin manasız olduğunu fısıldıyor kulağıma. Tam da bu fısıltıya ne kadar riayet etmeliyim diye düşünürken karşıma çıkan incecik, uzun ve pürüzsüz boynu; tüm şüpheleri silip atıyor. İnsan böyle bir boyna yüzünü gömmekten başkasını tahayyül edemez.”
Hipnotize olmuş gibiydim. Sisyphus’un bilinç akışına hapsolmuştum ve kurtulamıyordum. Kurtulmak da istemiyordum aslında. Bir naratör gibi izlediğim gerçekliğin, hakikatten farkı Sisyphus’un yorumlarında gizli. Onun hüzün gördüğü yerde ben boya ve tuval görüyorum sadece.
Sisyphus, resmin önünde nereden baksan bir yarım saat dikildi. Başka hiçbir şeyle ilgilenmedi. Bu arada içkisini tamamen unuttuğunu, terleyen bardağın kenarından akan soğuk suyun eline ulaşmasıyla anladı. Tam da o esnada, kendisini sağa sola çekiştiren arkadaşı, onu ressamların isimlerinin yer aldığı panoya götürerek, bir isme işaret etti parmağıyla: Callisto.
Sisyphus o an anladı baktığının Callisto olduğunu.
Ne ilginç isim.
Tam da Callisto’yu nasıl görebilirim diye düşünürken, arkadaşı ona:
“Callisto da senin bu akşam gelip gelmeyeceğini soruyordu. Dur çağırayım.” dedi.
O esnada Sisyphus’un beyninde yanan ışıklar, kafasının tamamını kapladı. Hiç boşluk yoktu. Sonra ışıklar arttı, arttı ve adeta kapakları açılmış bir barajdan boşalan su gibi; omuzlarına, kalbine, avuçlarına, karnına ve kasıklarına doğru çağladı.
Gövdesine yayılan bu sıcaklığın ne olduğunu anlamaya çalışırken karşısında Callisto’yu gördü.
Ben de gördüm.
Evet, Callisto yüzü olan 2. kişiydi.
Fakat bu durum Sisyphus’un oto portrede gördüğünü zihnine kazımasından mı yoksa Sisyphus gibi Callisto’nun da özel olmasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum.
Callisto, ince beline oturan siyah bir elbise giymişti. Sisyphus elbiseyi de, Callisto’nun bedenini de çok beğenmişti. Zira, kalbine hücum eden ışıltılar, nabzını yükseltmiş, kan basıncını artırmış ve nefeslerini daha da hızlandırmıştı. Yüzü aynı resmindeki gibiydi. Callisto’nun kendini bu kadar gerçekçi bir şekilde resmedebilmiş olmasına hayran oldu Sisyphus. “Ne kadar samimi biri.” diye düşündü.
Callisto Sisyphus’a kocaman bir gülümsemeyle yaklaşıp “merhaba” diyerek boynuna sarıldı ve yanaklarından öptü.
Sisyphus da bunun üzerine elini Callisto’nun beline yerleştirdi; sanki bel kemiğinin üzerinde sadece onun eli için özel olarak oluşturulmuş bir girinti vardı. Elini bu girintinin üzerine koymasıyla birlikte, ateş böcekleri Sisyphus’un elinden, Callisto’nun beline akın ederek; Sisyphus’un vücudundaki ışık haritasının bir kopyasını oluşturdu.
O an sanki iki adet röntgen filmine bakıyor gibiydim.
Bu ikisinin arasında anlamlandıramadığım bir ahenk vardı. Potansiyel bir gerçekliğin önümde filizlenmesini görmüş olmak, hayatın hakikatte dahi güzel olabileceği konusunda umut verici olsa da, içimden bir his hariçten gazel okuduğum bu gerçekliğin, benim anlatacağım hakikatte pek de bir yerinin olmadığını söylüyordu.
Vakit bulursam bu hafta devam edeceğim buna. Bu hafta yazmam gereken bir tezimsi var, onu halletmem lazım. Görüşürüz canım benim.
Anonymous asked: :) kabul etmeliyim ki benimki biraz darlama yönünden sorular oldu, ama keyif aldığını düşünüyorum, en azından umut ediyorum sen cevap verirken. savoir par coeur n'est pas savoir der giderim
Ben gayet keyif alıyorum.
Çok sevdiğim bir şey bana sürekli soru sorulması ve bu sorulara sürekli cevap vermek.
Mesela çocukta en sevdiğim yaş 6-13 arasıdır. Çocuğun gördüğü her şeyi sorduğu yaşlar.
Ben oturup onların sorularına da aynen sana cevap verdiğim gibi cevap veriyorum. Sonra da benden duyduklarını sağa sola satıyorlar, çok eğlenceli oluyor.
=)
Sormaya devam edebilirsin bence.
Son cümlene de katılıyorum ama ezber, bilmeye giden yolda güzel bir başlangıçtır.
Bir alıntı daha ama bu sefer Macbeth:
I dare do all that may become a man, who dares more is none.
Anonymous asked: Amacım inceden geçirmek değildi, haşa (!), hiç yapım değildir. Sadece önyargı -kötü alışkanlık-, hiç okumadım yazılarını, başlıklarında dolaştım o kadar. Başlık benim için önemlidir, belki bir çok kişi için de.. Gördüğüm başlıklar fransızca olsun, vapur güncesi olsun bana link verdiğin yazıda da dediğin gibi "tam bir entel" havası koklattı. Önyargı önemlidir dostum, belki de başlıkların farklı olabilirdi. Farklı gülmek aynı kişileri farklılaştırır mı ? yoksa gülmek midir sadece önemli olan ?
Zaten mevzu başlıkta o havayı koklayıp, içeriğe dalınca alakası olmadığını anladığın zaman yaşayacağın hoş sürprizde çözülüyor.
Olumsuz beklenti yaratıp, olumlu hisler uyandıracak şeyler sunmak bence epeyce keyifli.
Okur için de keyifli.
Farklı gülmek, kişileri farklılaştırır.
Gülmek sadece bir fiildir, kişiler bu fiili anlamlandırır.
Sana V’den bir alıntı yaparak bitirmek isterim cevabımı:
Words offer means to meaning, and for those who will listen; the announciation of truth.
Anonymous asked: Neden vapurda yazdıklarını bizimle paylaşma gereği hissediyorsun ? Böyle yaparak biraz "vapur kıçı artisleri" terimine yaklaşmıyor musun ? Sanki yazıyı yazdıktan sonra fotoğraf makineni kapıp ya saçma sapan rotalarda takılan martıları çekiceksin, ya istanbul boğazını ya da vapurdan inip tarlabaşındaki hayatı gibi geliyor bana.. Samimi bulmuyorum yani, beni ikna et, samimi olduğuna inandır. Zorunda değilsin ama yapmalısın biliyorsun :)
Yalnız şu dediğin duruma yaklaştığım için dalga geçiyorum zaten kendimle yazılarda, sen oraları atladın sanırım.
Şunu da bir okursan, sanırım anlayacaksın demek istediğimi.
Enteresandır, fotoğraf muhabbetine de ufaktan dokunduruyorum zaten yazıların birinde.
(Vapurdan çekilmiş martılar ve Balat’daki sümüklü çocuklar artık görülmesin fotoğraflarda. Yeter yani. Özgün bir şeyler çekilsin.
Martı dediğin hayvanı en güzel Can Yücel tanımlamış: Denizin sokak çocukları. Öyle romantiklikmiş, özgürlükmüş, bilmemne gibi vıcık vıcık duygusallıklarla benim işim yok bebişim. Martı dediğin balık bulursa yer, yoksa başkasının yemeğini alır, olmazsa çöp karıştırır. Bu kadar.
Fakirliğe işaret edip “aha böylesi de var yaaa, şimdi acı ve vicdan azabı çek pis zengin!” diye bağıran fotoğraflardan da bıkmadı millet. Hele o fotoğraf atölyeleri ve fotoğraf kulüpleri. Git kendi hayatının etrafını çek arkadaşım, ne diye bakıp, sırf senden düşük sosyal statüye sahipler diye onlara acımayı matah bir şey sayıp, kendini şanslı hissetmek için egonu şişireceğin konuları seçiyorsun? Senesi 25.000 dolar olan Bilmemne Üniversitesi fotoğraf kulübü gitmiş Balat’da sümüklü çocuk arıyor. Gerçekçi olun biraz, gidin bakalım İstinye Park’da, Kanyon’da falan iyi fotoğraf yakalamaya çalışın. Hangisi zor acaba? - Çok doluyum bu konuda bir bilsen daha neler diyeceğim ama…)
Vapurda yazdıklarımı sizinle paylaşma gereği duymuyorum aslında. Yani orada bir semantik hatasına düştün sanırım.
Yazdıklarımı vapurda yazdığımı paylaşma gereği duyuyorum. O da yazıya hareket katsın diye, yoksa öyle derin manalar yok.
Özellikle ipad, not defteri vs. vs. den bahsetmem de, tamamen şu bahsettiğin gayri samimi ve entel görünme amaçlı tavırla taşak geçmek için.
Gayet samimiyim yani, havalı falan sanıyorsun ama görsen beni yazarken…
Önümde çay, acıbadem kurabiyesi, elimde ipad2 (1 de değil bak, dikkatini çekerim, <artist staylaaaaaa> anashbkdbsalıbhaklsdca), iki büklüm olmuş, kamburum çıkmış vaziyette, ekrana gömülmüş bir halde oluyorum.
Dürtsen, dudağımın kenarına güç bela tutunan ve en büyük korkusu dudaklarımı oynatmam olan bir damla salya ekrana düşecek.
(Salya yok. Salya yok! Salyayı unut! <Arog - maymun> Cidden, salya falan yok. Uyurken bile bir kez dahi olmadı hayatımda.)
Zorunda değilim tabi ama cevap vermeyi seviyorum.
Ayrıca uğraşmışsın o kadar inceden geçirmek için, onurlandırmazsam olmaz.
Anonymous asked: Sana soru sorulmasini bu kadar istemenin nedeni nedir ? anlatmak istedigin birseyler mi var ? yoksa siz sorun da yeter ki ben birseyler anlatayim mi demek istiyorsun ? ya da cevaplamayi istedigin soru bir türlü gelmiyor mu?
Hiç öyle derin manalar yok aslında.
Birincisi, bir nevi attention whoring. Ama naifinden.
İkincisi, bazı abartılı sorular hariç (şeyin kaç cm, oral seks nasıl yaparsın ve benzeri aşırı bilgi talep edenler) tüm sorulara cevap vermenin eğlenceli olması.
Üçüncüsü, tanıdığım insanların anonim olarak bana normalde soramadıkları soruları sorabilmeleri.
Bu yazdıklarıma bakılırsa, ikinci söylediğine daha bir yakınım sanırım.
Sürekli bir şeyler anlatmak istiyorum ama bireysel husuları sorulmadan anlatan bir adam değilim.
“Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkûm olduğunu bilmenin kasvetinden behsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum.
Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder.”
Hâletiruhiyem, yazı yazmaya fevkalade elverişli olmasına rağmen, şu an yazı yazmam doğru değil.
Hatta hata.
Umurumda mı peki sence?
Hadi bas şuna da dönsün sen okurken.
Geçen burada dedim ki:
“Aşikarın işaret ettiği yön önem arzetmeksizin, bazı kararları vermek fevkalade zor gelir. Zorluğun yegane sebebi ise zihnin kolaya meyletmesidir.”
Bu noktada aşikar olan irrasyonel olduğum,
Kolay olan yazı yazmak.
Zor olansa susmak.
Bir sefer kolayı seçiyorum.
Bu bir ilk olsun,
bundan sonra da yaşamını başkalarının hislerinden parazit gibi beslenerek, insan olduğunu kendine ispatlamaya çalışan asalakların kozalarını örmek için benliğimi lime lime etmeyeyim.
“Hayatını olabildiğince sıradan ve sıkıcı yaşıyor olmasına rağmen zihni, içinde çürümeye terkedildiği yeknesaklığa inat yaratıcı olmaya mahkûmdu.
Zira alışılagelmiş bir günde zihnini, en iyimser tahminle %35 kapasitede çalıştırıyordu. Fakat gün içinde bedenen gerçekten yalnız kaldığı her nefes boşluğunda, bilhassa sigara içerken, zihni %80’leri zorluyordu.
Fevkalade haz verici bu faaliyeti kıytırık angaryalar yüzünden herhangi bir biçimde hakikileştirememesi, bilinç akışının kendini baş ağrısı olarak bedenine dayatması sonucunu doğuruyordu.
Evine vardığında kafasında bunlar dönüyordu.
Günlerdir uykusuzdu.
Aşırı derecede uykusuz ve yorgun olmasına rağmen ne yatağa vakitli girebiliyor, ne de yatağa girdiğinde uykuya dalabiliyordu. Uykuya dalsa dahi, zerre kadar dinlenmiyor, yarım saatte bir uyanıyordu.
Gözlerini kapattığı zaman karşı karşıya kalacağından emin olduğu asalak bilincinin derinlerine inerken; ardında bıraktığı hatıraların sümüksü ve yapışkan imzası yüzünden, uyku onun için bir arınma kapısından ziyade hiçbir zaman batamadığı veya çıkamadığı bir tecrübe bataklığına dönüşmüştü.
Kâbus dahi görmekten acizdi.
30 dakikalık rüyaları; yüzlerce, binlerce fotoğrafın birbiri ardına sıralanıp hızlıca gösterildiği bir slayt şov gibiydi.
Kâbus görmeyi tercih ederdi.
Çantasındaki anahtarı güç bela çıkarıp kapıyı açtı.
Anne ve babasının iki haftada bir yaptığı hoş ziyaretler sayılmazsa, yaklaşık iki aydır evde tek basına yaşıyordu.
Bu durumdan son derece hoşnuttu.
Gerek bedenen gerek zihnen her daim yalnız olmaya fevkalade alışıktı.
Evde tek başına oluşu, bu gerçeklik tablosuna hakikatin attığı ufak bir rötuştan ibaretti.
Kapıyı açar açmaz, gözlerinin rengi kırmızıbiber dolgulu dev yeşil zeytinleri andıran, ipek gibi yumuşacık ve bembeyaz tüylü kedisi vikleye vikleye (kedinin sesinin miyavlamakla uzaktan yakından ilgisi yoktu) yanına geldi. Tam ayaklarının dibine oturdu ve kafasını kaldırıp “beni kucağına alıp sever misin?” bakışı attı.
Kedilerin sahiplerinin sıkıntısını anlamak gibi bir yetisinin olduğunu düşünürdü hep. Sahibinin en bitkin düştüğü anlarda sevgi görmek için yalvarırdı kediler. Zira sevilmeye müsaade ederek ifade ederlerdi sahiplerine duydukları sevgiyi.
Benliğini teslim etmekte pek bir heveskâr davrandığı insan özentilerinin kokuşmuş riyakârlıklarını gizleyemedikleri sevgi dolu(!) bakışlarına inat; en hakiki duygularını gözlerinden yansıtma yetisine içgüdüsel olarak sahipti kediler.
İşte böylesi bakışları gani gani saçan kedisini yerden kaldırdı.
Yumuşacık tüylerini parmaklarının arasında hissetmek dahi iyi gelmişti. Kavrayışını sıkılaştırdıkça ve samimileştirdikçe; iki ayaklı kan emicilerin ikiyüzlülüğünün kör edici ama sahte parlaklığının yarattığı sentetik sıcaklığın aksine, kedisinin karnında yaşamın sıcaklığını hissediyordu.
Düşünebilen parazitler bedenini ve zihnini sömürmek için ona sarıldığında; zihnini ve bedenini uyuşturan sentetik sıcaklık onu bilinçsiz kılıyordu.
Fakat hakikatin kaçınılmaz sillesiyle ayıldığında, içten içe çürüyen ve nefes alıp vermeleri dışında herhangi bir yaşam belirtisi göstermeyen bu böceklerin; insanın kanını donduran, duygusal ve zihinsel ölüm saçan dokunuşlarını hissediyordu göğsünde.
Asalakların gözlerindeyse yalnızca duygusal ölümün karanlığı olurdu.
Sırtındaki çantayı ve ayakkabılarını henüz çıkartmadığını fark etti ve mesanesindeki baskı ona ve acayip çişinin olduğunu hatırlattı.
Kedinin başını kokladı ve öptü, burnuna burnunu sürttü ve patilerini dudaklarına değdirdi.
Kedinin genzinden gelen gırıldama; sevgisini kemirip karınlarını doyurmak için ona değer veren tahtakurularının çıkardığı sinir bozucu sesin aksine, aralarındaki sevginin sürtüşmesinden çıkan, hoş ve dinlendirici bir sesti.
Ayakkabılarını çıkardı, çantasını kapının dibine bıraktı ve tuvalete koştu. Şaşırtıcı derecede uzun sürmüştü işemesi. İliğini emen sülükler yüzünden, işemeye bile takati kalmamıştı. Emilmekten delik deşik olan bedenindeki her bir yaradan akan kanlar gibi, mesanesindeki pislik de yavaş, hissiz ve kendiliğinden çıkıyordu vücudundan dışarı.
Çok uykusu vardı. Odasına gitti. Yatağa uzandı. Gözlerini kapatıp, yatağın üzerinde kıvrıldı.
Galiba rûya görecekti bugün…”
Rûya için birazcık daha çalışmam lazım, zira çogzel fikirlerim var.
Alttaki linkteki öyküyü okumadıysan, az sonra okuyacakların pek bir şey ifade etmeyebilir. “Çok uzun ama yaaa” demeden evvel, okuyuver şunu. O kadar zahmet etmişsin, gelmişsin buralara kadar.
Librettosu Alexander Sergeyevic Pushkin’den alınan, Rimsky Korsakov’un bestelediği “Mozart ve Salieri” operasından esinlenilerek yazılan, “Amadeus” filmini izlemiş miydin?
İzlemediysen, mutlaka ama mutlaka izle.
Sana oturup bütün filmi anlatmayacağım.
Fakat şu yazıyı yazarken,
“bizim mahallede”
neler olup bittiğini sana ancak filmden biraz bahsederek anlatabilirim.
Filmde,
şu an “Confutatis and Lacrimosa” isimli 6. ve en sevdiğim bölümünü dinlediğin eser yazılırken,
Mozart’a bir şeyler olmaya başlar.
Yazdığı her parti, hayat enerjisinden bir bölümü alıp götürür.
Sonunda artık yazamaz hale gelir.
Salieri devreye girer.
Mozart notları söyledikçe Salieri yazar.
Ağzından çıkan her nota, Mozart’ı biraz daha zayıflatır.
Sonunda da öldürür.
Bunu neden mi anlattım?
Az sonra okuyacağın devam bölümünü yazmak da beni sınadı.
Başımı ağrıttı.
Uykularımı kaçırdı.
Gergin, tahammülsüz, soğuk ve alıngan yaptı.
Neyse, sonunda bitti de rahatladım.
Kendimi Mozartla kıyaslamıyorum bu arada.
Saçmalama lütfen.
” … ARTIK SENİ GÖRMEK İSTEMİYORUM! … “
sanırım böyle bağırdım az önce.
Kafamı yatağın diğer tarafına çevirdim,
yanıbaşımdaki yastığın üzerinde taptaze bir kafa izi var.
Demek ki saat 08:30’u az bir şey geçti ve Andaçla Adalet evden yeni çıktı.
Kocam ve kızım olurlar.
Hafta içi her gün saat tam 08:30’da çıkarlar da evden…
Ne bir dakika erken, ne bir dakika geç.
Tabi bu son üç yıldır böyle.
Adalet’in dersi 09:00’da başlıyor.
Andaç da her sabah onu okula bırakıyor.
Yolunun üstü zaten.
Saat 08:33.
Kapının kapanmasına uyanmamışım demek ki.
İçim rahatladı.
En azından Andaç bağırdığımı duymadı.
“Artık seni görmek istemiyorum!”
diye bağırmıştım yine.
Yüzünü dahi hatırlamadığım,
43 yıllık hayatımda,
saf,
duru,
naif,
bir hakikatte bana sevgiyi yaşatan o adama.
Artık gerçekten istemiyordum rüyalarıma girmesini.
8 yıldır bilinçaltımı rahat bırakmayan bu travma,
kaç kere uykumda nefessiz kalmama, çığlıklar atarak uyanmama sebep olacak acaba?
8 yıl…
8 yıl önce beni terkederken aynen bu cümleyi bağırmıştı suratıma.
Tükürükler saçarak.
Kudurmuş bir köpek gibi.
Neyse, yataktan doğrulma zamanı geldi.
Hmm…
Dün gece seviştik mi acaba Andaçla?
Otomatik pilota bağlanmış seks yaşamım zihnimi o kadar az meşgul ediyor ki,
yapıp yapmadığımı dahi hatırlamıyorum.
Seks esnasında seksi düşünmüyorum da ondan heralde.
Sadece “yapıyorum”.
Cidden hatırlamıyorum ya…
Dur tuvalete gideyim de kontrol edeyim malum yerleri,
bakayım var mı bir hadise.
Rahmimi doğumdan sonra aldırdığım için,
gönül rahatlığıyla seks yapıyorum.
E öyle olunca,
sinsice yerleşmiş bir takım kalıntılar olabiliyor.
Bakalım…?
Evet, duş almam lazım.
————————————————————————————————-
” … Kardeşim … “
- İdris tavuğu az getirmişsin?
- Bawer abi 20 kilo istedin, 20 kilo getirdim işte.
- Lan siktirgit! Sanki her gün aynı tavuğu getirmiyorsun. Anlamayacak mıyım lan ben 20 kilo tavuğu bir bakışta? Mal mı buldun lan karşında? Tavuk mu sikiyorsun lan? Çıkar hadi gerisini çıkar! Tarttırma bana şimdi o kadar tavuğu.
- Dur abi sakin ol ben bir patronu arayayım…
Lan ne dandik gün bugün ya…
Saat olmuş 09.00,
08:00’de gelmesi gereken tavuk yeni geldi,
o da eksik geldi.
Ülfet ortalarda yok.
Kim dizecek şimdi tavukları döner şişine…
Ya aslında ben de dizerim de,
saplantılı ruh hastası,
tavukları öyle bir diziyor,
sonra da öyle bir pişirip kesiyor ki;
hem dönerin her yeri eşit pişiyor,
hem de döner köşeli oluyor.
Neymiş, simetriymiş bilmem ne…
Hayır herif meşhur etti beni tarzıyla.
Dünyanın en düzgün dürümünü sarar,
hiçbir yerinden taşmaz,
tek damla yağ akmaz…
Müşteriyle de tek kelime konuşmaz,
Nerdesin Ülfet? Azına sıçacağım senin gelince…
- Selim, oğlum Ülfeti arasana.
- Bawer abi arıyorum sabahtan beri de ulaşamıyorum. Cebi kapalı, ev de düşmüyor. Bana matematik dersi verecekti mesaiden sonra, ulaşmam lazım.
- Off… Herif ilacını mı aksattı yine… Dur ben şunun evine gideyim bir.
Mapustan çıktıktan sonra, sokakta yaşamıştı bir yıl boyunca Ülfet.
Ben hapisten çıkana kadar.
O bana mapushaneyi ev,
kendini kardeş belletti.
Ben de onu evime aldım.
Bir yıl kadar da bende kaldı.
O arada Perizadla tanıştım,
evlendim…
Sonra benim oğlanın doğdu.
Doğumun ertesi sabahı,
pılını pırtısını toplamış gitmiş.
Ben hastanedeydim tabi.
Eve geldim, eşyalarının yerinde yeller esiyor.
Sanki hiç orada yaşamamış gibi.
Tek bir iz bırakmamış.
Sabah dükkanda karşılaştık sonra;
- Lan oğlum hıyar mısın, ne sikime toplanıp gittin?
- Kardeşim artık hakiki bir çocuğun var. Besleyecek bir boğazın daha var. Bir de bana yer yok orada.
- Salak salak konuşma da akşam geri gel. Sen benim tek kardeşimsin.
- Kardeşinin artık büyüme vakti geldi Bawer. Ev tuttum bile bir tane, Ümraniye’de. Modoko’ya yakın, bodrum kat.
- Peki… Biliyorum ki sana ısrar etmenin bir manası yok. Ne bok yersen ye. Salak.
İçimde kötü bir his var…
Bu herif hiçbir zaman geç kalmaz büfeye.
Telefonlarına her zaman ulaşılır.
Bu işte bir acayiplik var ama…
- Hop! Bawer!
- Vay! Hüseyin abim! Nasılsın?
Hüseyin Abi, Ülfetin karşı komşusu ve apartmanın kapıcısı. Çok güzel adamdır, çok pis rakı içer, ağzının kenarından hep bir sigara sallanır. Neredeyse arap gibi koyudur teni. 50 yaşında adam, saçları simsiyah ve fırça gibidir. Aşırı sigara ve içki içmekten, yumurta gibi bir göbeği vardır. Gözleri sapsarı, ağzında kalan üç beş diş de simsiyahtır. Faşist bıyığıyla safkan ülkücüdür. Bana hep “kürt” diye hitap eder. Ülfet’e de “doktor”. Bizim dışımızdaki herkese de “canım”.
Bir dakika, bana ismimle hitap etti az önce…
- İyi değilim koçum.
- Hayrola Hüseyin Abi?
- Doktor kendini öldürmüş sabah karşı.
Kalbim sıkıştı. İnanmak istemiyorum Ülfet’in öldüğüne. Lan herif bir numara çekiyor olmasın?
Dün gece bunu bana bıraktı sana vereyim diye. Asuman diye birine verecekmişsin. Aha bak adresi de yazıyor üzerinde. “Ben götürürüm doktor, ne uğraştırıyorsun kürdü.” dedim, yok illa sen verecekmişsin. Herifi fikrinden vazgeçirmek mümkün değil biliyorsun, üstelemedim. Ben daha fazla konuşamayacağım oğlum. Kötü oluyorum. Eve de girilmiyor, polisler özel olarak tembihledi. Soruşturma mı ne, bir şeyler varmış.
Hüseyin abi bana bir zarf uzattı. Üzerine bir not iliştirilmiş:
“Elinde bekâ bulduğum kardeşim, Bawer.
Öldüğüm için kimseye kızma olur mu? Çok sıkıldım şu hayat müessesinden. Lüzumsuz geldi artık. Başka bir sebebi yok. Boşuna aramasın kimse.
Beni anlayacağını biliyorum, o yüzden uzun uzadıya anlatmıyorum sana mevzuyu. Yas mas tutmayacağını da biliyorum. Sen, istediği şey ölüm dahi olsa, kardeşi istediğini yaptı diye vakurluğunu muhafaza edecek kadar erdemli bir adamsın.
Zarfın içinde biraz para ve simsiyah, deri kapaklı, eski bir defter var.
Para, bu ay da dahil, evin 3 aylık kirası. (1500 lira normalde ama ben 2000 koydum) Hüseyin Abi’ye verirsin. Fazladan 500 de ona kalsın.
Faşodur maşodur ama dürüst adamdır, saftır o. Açmaz zarfı. Açsa da parayı almaz.
Ben kira sözleşmesini feshetmiştim geçen ay sonunda. Ev sahibinden depozitoyu alıverirsin istersen önümüzdeki ay. İstemezsen onda kalır.
Tüm paramı da Garanti hesabına gönderdim. Cenaze işleri sana kalacak, oraya harcarsın. Kalanı da oğlana harcarsın. Ne istiyorsa al.
Not: 20.11.2011’de saat 04:40 itibarıyla ölüyüm. Çok güzel değil mi?
Üzülmeme dahi izin vermedi… Ulan Ülfet…
- Abi ne öyle koyununu kaybetmiş çoban gibi bakıyorsun, söyle ne söyleyeceksen.
- Ülfet’in kira borcu vardı da iki aylık, biliyorum zamanı değil ama… Ev sahibi benim anamı belliyor sonra.
- Bana verdiğin zarfta para var, açıp bakmadın mı?
- Yok oğlum, ne diye açayım adamın zarfını.
- Bak bu notta kardeşimin vasiyeti var. Al sana 1500 lira kira parası bu ay da dahil, bu 500 de sende kalacakmış öyle yazıyor.
- Yok ben almam o parayı.
- Abi adamın vasiyeti diyorum, al şunu beni hasta etme.
- Ne bok yemeye vermiş ki bana bu parayı?
- Ahirette sorarsın kendisine. Ben gidiyorum, şu zarfı götüreceğim.
- Başımız sağolsun kürt, selametle.
- Dostlar sağolsun abi, allaha emanet ol.
Asuman’a bak sen… “Bilmem ne yalısı, Tarabya” Koçum benim…
————————————————————————————————-
” … ÖL … “
Duş almak iyi geldi cidden.
Hayrettir, ben seks sonrası yıkanmadan uyumam hiç normalde,
acaba ne oldu da bu kadar umursamaz oldum?
Andaç kocam da olsa hiçbir zaman kendimi ona veya onu bana ait hissetmedim.
O yüzden, üzerimde onun teriyle, tükürüğüyle uyumak;
değiştirilmesi gereken pedle bütün bir günü geçirmekten beter.
Saat: 09:12
Off… 11:00’de de dersim var Üniversite’de.
Hiç de sevmiyorum İTÜ’yü…
ODTÜ’lüyüm ben ezelden beri ama,
onun gidişi beni zorladı ODTÜ’den ayrılmaya.
ODTÜ’yü düşünmemeliyim…
Sadece aklıma gelmesi dahi,
yüzünü hatırlamadığım ama
varlığının, hayatımda olmasının, aynı nefesi paylaşmamızın yarattığı hissi,
olduğu gibi hatırladığım,
adamı çekip çıkartıyor zihnimdeki leşlerin içinden…
Ben bu adamı kafamda istemiyorum artık!
ÖL!
ÖL!
ÖL!
* kapıçalmasesi *
Kapının zili,
Bethoven’ın 5. senfonisinin ilk 10 saniyesi.
Nefret ettim Andaç yüzünden güzelim eserden.
Böyle kapı zili mi olur?
Ezan okuyan ziller vardı, onlar bile daha iyi…
En azından gerçekten nefret ettiğim bir şeyi duyarım,
sevdiğim bir şeyden nefret etmek zorunda bırakılmadan…
Aynı ondan nefret etmek zorunda kaldığım gibi…
ÖL!
————————————————————————————————-
” … Danalar ve kuyruklar … “
Vay anasını arkadaş…
Eve bak!
Ev değil lan bu,
boğaza nazır,
milyon dolarlık hapishane!
3 metrelik duvarlar,
duvarın üzerinde jiletli teller…
Sanki yeterince yüksek değil.
Kameralar, mameralar…
Çok önemlisiniz ya…
Neden korkuyorsunuz lan bu kadar?
Ne işi var Ülfet gibi adamın bu godoşlarla ya…
Hah, girişi buldum.
Nerede lan bunun zili?
- Buyrun?
Noluyo lan!?! Daha zile basmadım…
- Asuman Hanım’a bir pakedim var.
- Kimden geliyor?
- Ülfet Zirve Cinbiş.
- Bir saniye beyefendi…
Dananın kuyruğu kopmuştu artık.
————————————————————————————————-
” … Zarf … “
Andaç kesin cüzdanını unuttu yine.
Bu kadar unutkan bir adam nasıl oluyor da, ülkenin en kârlı bankasının genel müdürlüğünü yapıyor, anlamıyorum.
Gerçi mevzu iş olduğu zaman beni, “biz”i unutur o.
- Asuman…
Acaba Adalet mi bir şeyini unuttu? Gerçi kendisi geldiyse almaya, bu çok iyi.
Okulundaki gerzek arkadaşlarından göre göre, ıvıra zıvırra şöför göndermeye başlamıştı.
Adamcağıza nasıl ağır geldiyse, geçenlerde bana gelip;
artik Adalet’in onu sağa sola itelemesini kaldıramadığını, çok ağırına gittiğini istersem kendisini kovabileceğimi ama artık bu kadar aşağılanmaya katlanmayacağını söyledi.
Zavalli adam.
Adalet sağlam bir papara yedi tabi bunun üzerine.
Hem benden, hem babasından.
Oğrendi mi acaba?
- Asuman!
- Ha?! Ne!? Ay, dalmışım anne ne oldu? Kimmiş gelen?
- Sana bir zarf gelmiş, alsınlar mi?
- Kimden geliyor?
Kalbim niye böyle çarpıyor? Ne oluyor?
- Ülfet Zirve Cinbiş diye biri. Ne eski isim. Tanıyor musun?
ÜLFET Mİ!!!
- Asuman iyi misin? Ne bağırıyorsun?
Bağırmak mı? Off… Ben kafamın içinde bağırdım sanıyordum sadece…
Su siyah gündelik elbiseyi giyeyim ben okula da bununla giderim. Belimi de iyice ince göstersin. Dur sütyenimi de değiştireyim, şu desteklilerden giyeyim. Yillarin dayattığı yer çekiminin bedenim üzerindeki etkisini farketmesine ne gerek var canım? Hem o meme cok sever. İnce bel de cok sever…
Oh, tamam. mis gibi oldum. İki fıs parfüm de sıkayım.
Budur!
Hoh…
Simdi odadan çıkması var… Gidip kapıda Ülfeti karşılamak var…
Allahım ne kadar zor!
- Asuman hadi, işim var birsürü, şu kapıdaki adama bakacaksan bak.
Güzel miyim? Bu kadar sene sonra beni yine begenir mi?
Bıkmadan usanmadan ettiği iltifatları hatırlatabilir miyim ona sadece varlığımla?
Bir dakika!
Peşimi 8 yıldır bırakmayan kabusların, iki yillik terapinin müsebbibi bu adamın beni beğenmesini neden umursuyorum?
Onca zaman sonra hala seviyor muyum onu acaba?
Andaç’dan çok sevdiğim kesin…
- ASUMAN! Beyefendi zarfı almanı bekliyor.
Ne? Kapiya kadar geldim mi? Niye kafamı kaldıramiyorum?
Yüzünü görsem kabuslarım diner mi?
- Bacim buyur, Ülfet sana bu zarfı vermemi tembihledi bana.
E bu Ülfetin sesi değil… Ya da onun sesi mi acaba?
Yüzünü unuttuğum gibi sesini de mi unuttum?
Hayır.
Sesi hala tüm berraklığıyla kulaklarımda…
Hem zaten bu onun sesiyse bile neden doğulu şivesiyle konuşuyor?
- Siz Ülfet değilsiniz?
Kim ki bu?
Ülfetle ne ilgisi var?
- Bacim al su zarfı gözünü seveyim, zaten zor duruyorum ayakta, bir de sen gelme üzerime.
- Kimsiniz siz? Ne var bu zarfta? Bana neden bacım diyorsun?!
- Bacımsın da ondan. Soracağın sorulara cevap vermememi de tembihledi Ülfet. Al şu zarfı haydi.
Zarfı cabucak elime tutusturup gitti.
——————————————————————————————
” … Artik sen de beni gormeyeceksin … “
Zarfı açtım.
İçinde siyah deri bir moleskin, bir not ve küçük bir zarf daha var.
Önce nota bakayım.
“Asuman;
Bu satırları okuyor olman, Bawer’ in sana ulaştığını gösteriyor. Bawer’in kim olduğunu boşver şimdi.
Birazdan öğreneceksin nasıl olsa.
Seni rahatlatmak istiyorum.
Sıkıntılı olduğunu biliyorum.
Benimle ilgili.
Çünkü başucuna bırakılmış basit bir notla terkettim seni.
Bir daha görmemek üzere.
Büyük ihtimalle yüzümü unuttun.
Sesimi de unuttun mu?
Sanmıyorum.
Kokumu ise asla.
Tek kelime konuşma hakkı vermedim sana.
Suratıma tükürme hakkını,
tokatların en acısını atma fırsatını
aldım elinden.
Bencillik yaptım.
Neden olduğunu da öğreneceksin.
Bu notu okuman bittiği zaman lütfen küçük zarfı aç.
İçindeki fotoğrafa bak.
gözlerini kapat…
Senle geçirdiğimiz son geceyi düşün.
Seni çok seviyorum ülfet.
Evrenimdeki tek değişmez bu.
Artık rahat uyuyabilirsin,
çünkü biliyorsun artık.
Kollarım gevşedi Asuman,
artık sen de gidebilirsin.
Aşkla;
- Ülfet “
Yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu.
Mektubu okurken yumuşak sesini duydum beynimin içinde.
Sanki ben okumuyordum da,
yıllardır zihnimde yaşayan Ülfet okuyordu bana mektubu.
Her kelimesindeki vurguyu,
benliğimin her zerresinde hissettim.
Tüylerim diken diken…
İçim üşüyor.
Ölü gibi…
Minik zarfı açtım.
İçinden iki tane fotoğraf çıktı.
Fotoğrafların üzerinde, beni terkettiği günün tarihi yazılıydı.
O günden mi planlamıştı bunu?
Hep bir planı olurdu zaten…
Fotoğraftaki adam önce bana yabancı geldi.
Doğal, sonuçta bu yüzü unutmak için iki yılımı vermiştim.
Sonrasında bu yüzden çekeceğim acıları bilmeyerek.
Kıvır kıvır saçlarına baktım önce.
Hep güzel kokan,
yumuşacık saçlarına.
Alnına baktım sonra.
Pürüssüz ve dingin.
Tek bir çizgi yok.
Kalın ve gür siyah kaşları,
sadece varlığıyla güven verişini hatırlattı bana.
Yemyeşil gözleri,
tek kelime etmeden saatlerce bakabildiğim,
vücudumun her hücresinde hissettiğim,
aşk dolu anlarımızı anımsattı.
İncecik burnu ve çıkık elmacık kemikleriyle,
“sert adam” imajı vermeye çalışsa da,
evcilik oynarken arkadaşına aşık olan çocuklar gibiydi ifadesi.
Kirli sakalı vardı.
Hiç tıraş olmazdı ki zaten…
Dudakları…
Sadece görmek dahi,
boynumda gezdiklerinde engelleyemediğim o ürpertiyi canlandırdı.
Sonra da benim dudaklarımın gezdiği incecik boynu,
burnumu ensesine yerleştirip,
sıcaklığıyla huzur içinde uykuya daldığım uykuları getirdi gözlerime…
Gözlerimi kapattım…
Çırılçıplak oturuyorduk.
Karşılıklı.
Bacaklarımız birbirine kenetlenmişti.
Ellerimiz de.
Yeryüzündeki hiçbir kuvvet, birbirine geçen parmaklarımızı ayıramazdı.
Gözgözeydik.
Dışardan bir bakan olsa,
bedenlerimiz arasındaki boşlukta yoğunlaşan sevgimizi görebilirdi, belki de tutabilir di?
Keşke sevgimizi, zihinlerimiz dışında depolayabildiğimiz bir yer olsaydı.
Arada sırada birer lokma alır,
hayatta olduğumuzu hatırlardık.
Gözlerimin ta içine bakıyordu Ülfet.
Fakat sanki bana bakmıyordu,
benim gözlerimden hayata bakıyordu.
Benim gözlerimden,
hayatı seviyordu.
O an anladım,
ben yoksam,
Ülfet için hayat yoktu.
Bana sarıldı.
Kollarını üzerimde hissediyordum.
Sadece bedenime sarılmıyordu,
bana sarılıyordu.
Her şeyime.
Tüm geçmişime…
Belki de geleceğime.
Ben onun olmuştum artık,
memnuniyetle,
tevafuk içerisinde.
Yatağımda tesbih böceği gibi büzüşmüş, ağlıyordum.
Bedenimin titremesine engel olamıyordum.
Benimle ilgili hiçbir şeyin kontrolü beynimde değildi.
Bütün sinirlerim,
Ülfetle olan aşkımıza teslim olmuştu.
Ağlıyorum…
Kara kaplı defteri aldım elime.
Şöyle başlıyordu;
“Ülfet Zirve Cinbiş
24 Aralık’da Ağrı’da doğdu.
Babasının adı Hayrettin, annesinin adı Zerkalem’dir.
Ülfet Zirve önce Zihnipaşa İlköğretim Okulu’na gitti.”